Köşe Yazısı

SESİMİ DUYAN VAR MI?

Daha dün gibi kulaklarımda çınlıyor bu sesler. Herkeste bir sükût, iş makinaları durmuş, kazma ve kürekler yere bırakılmış, ayak sesleri ve kımıldama dahi yok. Hatta nefes almanın bile durduğu o..

SESİMİ DUYAN VAR MI?
Daha dün gibi kulaklarımda çınlıyor bu sesler. Herkeste bir sükût, iş makinaları durmuş, kazma ve kürekler yere bırakılmış, ayak sesleri ve kımıldama dahi yok. Hatta nefes almanın bile durduğu o anlar. Öyle bir sessiz çığlık ki yürekli yakarcasına. Bu sessizliğin arasından tok ve güçlü bir ses yankılanıyor evrende “sesimi duyan var mı?”
Yaşamı, geleceği, hayalleri, umutları ve çocukluğu enkaz altında kalan on binlerce insanımıza, canımıza seslenen o sesten geriye neler kaldı? Aradan 8 ay geçti ve biz o kulakları sağır eden sesi unuttuk. Normal yaşantımıza bu felaketi yaşamamış gibi devem ediyoruz. Tıpkı 24 yıl önce Gölcük depremimde olduğu gibi.
Bir anlığına kendimizi bir enkazın önünde ve enkazın altında insanların var olduğunu düşünelim. Enkaz altında birkaç gün öncesine kadar içinde hayat, yüzlerce hayal ile alınmış eşyalar, orada yaşayanların geçmişini belgeleyen fotoğraflar, geleceğe dair plan ve hayaller olan evler gelsin gözümüzün önüne. “Sesimi duyan var mı?” sorusuna cevap alamadığımız ve sonsuza kadar sessizliğe gömülen hayatlar gelsin.
Deprem bölgelerimizde acılar halen daha dün gibi duruyor. İnsanların çoğu halen evsiz, işsiz ve sokakta yaşıyor. Acılarını içlerine gömmüşler hayata tutunmaya çalışıyorlar. Deprem anında yolları kapatan yardım tırlarından eser kalmamış, ekranlarda şov uğruna deprem yardımlarından eser kalmamış. İnsanlar kaderlerine terk edilmiş vaziyete yaşam sürüyorlar. Kış mevsimine yaklaştığımız şu günlerde çocuklar derme çatma baraklarda eğitim ve öğretim görüyor.
Şehit haberleri aldığımızda, doğal afetlerde can kayıplarımızda, terör saldırılanlarında, insanlarımızı kaybettiğimizde veya kolumuz bacağımız kopmuş engelli bir şekilde yaşamak zorunda kaldığımızda dillimizden şu cümleler dökülüyor; “Vatan sağ olsun, devlet büyüklerimiz var olsun.”
Artık devlet büyüklerinin olmadığı bir çağda yaşıyoruz. Politikacılar ve vatandaşlar var. Hepsi bu. İki taraf, birbiri ile olan ilişkisini sosyal sözleşme çerçevesinde yürütmek zorunda. Bunun anlamı, her sözleşmede olduğu gibi iki tarafın da birbirlerine karşı sorumlulukları ve birbirlerinden talep edecekleri hakları var. Anayasa’nın 73. Maddesi gereğince vergi ödeyerek kamu hizmetlerinin yürütülmesi için devletin uzantısı olan ve politikacılardan oluşan hükümete kaynak sağlar. Hükümet de vatandaşa en temel kamu hizmeti olan, devlet müdahalesine sonuna kadar karşı olan güvenlik hizmetini götürmek zorundadır. Güvenlik hizmeti, riskler çağına girdiğimiz bir dönemde çok daha geniş yorumlanırsa doğal afetleri de kapsar.
Deprem yönetmeliğine göre yapılmayan binalara imar affı çıkarmak, bu hizmetin yerine getirilmediğini gösterir. Deprem bölgelerinde gereken önlemleri, deprem olmadan önce almamak yine bu hizmetin yerine getirilmediği gösterir. Depreme dayanıklı olmayan binalara ruhsat vermek de bu güvenlik hizmetinin yerine getirilmediği gösterir. Vatandaş, deprem vergileri nereye harcandı ve devlet nerede diye sorma hakkına sahiptir.
Deprem bölgelerinden yüzlerce telefon ve mesaj geliyor bana. “Sesimizi duyurun” diyen yüzlerce insan arıyor soruyor. Verilen sözlerin yerine getirilmediğini özellikle, kış mevsimine girildiğinde daha da zorda kalacaklarını belirtiyorlar. Duyarsız kalmak mümkün mü? Tüm ülkeme ve devletime, kulakları sağır eden içimizi yakan o sesle sesleniyorum.
Sesimi duyan var mı?
Sağlıcakla…
Damga gazetesinden alıntıdır.

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL